Her yıl gidemesem de 2 yıla bir gittiğim MEVLANA ziyaretlerinden biriydi…
Eğer bu ziyaret olmasaydı, bu düzen hiç aksamadan körü körüne devam edecekti.
Kapıda karşılaşacaklarımdan habersiz ilerliyordum...
Hafiften kulağıma gelen bir sualle sarsılmıştım!
Soru bir yabancı tarafından soruluyordu…
Cevabını verecek olan da bu dine inanmış bir müslüman olacaktı.
Soru gayet şaşırtıcı: “Sizin dininizde Hz. Muhammed mi daha faziletliydi yoksa Mevlana’mı?”
Durakladım…Şaşırmıştım!
Ve yukarıda kurduğum cümle otomatikman değişmiş, yeni cümleye yerini vermişti. Soru DÜŞÜNEN bir GAYR-İ MÜSLİM tarafından soruluyordu…
Cevabını verecek olan da bu dine niye inandığını bilmeyen cahil müslümandı.
Soru dehşet verici.
Nerelerde yanlış yapmıştık, diye kendime sordum, bana yöneltilen soruyu bir kenara bırakarak.
Yada yabancıyı bu tür bir soruya sevk eden, bu derece dikkatini celbeden şey ne olabilirdi?
O'nun bu soruyu sorma sebebi dinimizi tanımadığı için miydi yoksa bu derece iyi bilip çelişkiyi bizden daha iyi görebilmiş olmasından mıydı?
Evet!..Mutlaka bir yerlerde yapılan yada yaptırılan yanlışlar vardı.
DÜŞÜNDÜM BİR AN!..
Mevlana mı daha faziletliydi yoksa Hz. Muhammed (s.a.v) mi? Cevabını hiç tereddüt etmeden, bir çırpıda verebileceğim bu soru karşısında niye bir an duraksamıştım?
“Hayır!Hz. Muhammed tabi ki insanların en şereflisiydi ki alemlere rahmet olarak gönderilmişti” diyemedim…Çünkü Mevlana’nın ney çalıp döndüğünü, Peygamber(a.s)'ın ney çalıp çalmadığından habersiz olduğum kadar iyi biliyordum.
Mevlana’nın sabahlara kadar uyumayıp ibadet ettiği her cümlede vurgulanırdı da, peygamberimin ibadetlerinde ölçülü davrandığı hiç ama hiç bilinmezdi.
Çelişki vardı bir yerlerde besbelli.
Galiba öncelik vereceğimiz şeyleri karıştırmış, hiçbir kötü niyetimiz olmaksızın, sırf din adına bir şeyler yapabilmek için faaliyetler başlatmıştık. Yani öncelik sırasını yanlış başlatmış, bir kısır döngü içinde dönüp duruyorduk.
İlk günden bu yana ilerleme kaydetmemiş olmamız bile bizi kendimize getirmiyordu.
Yabancıya nihayet bir cevap hakkı doğuyor, yada cevap verme zorunluluğundan olsa gerek: “Tabi ki Muhammed(a.s)” diyorum uzunca bir düşünmenin ardından.
Galiba o benden daha çok düşünmüş olacak ki cevabını hiç duraksamaksızın veriyor: “Hz. Muhammed’in büyüklüğüne bu derece inanmış olmanıza rağmen, niye Mevlana’yı anmak adına onun faaliyetleriyle gündeminizi dolduruyorsunuz? Yoksa Hz. Muhammed, Mevlana’yı Hz. Hatice’den, kızı Fatıma’dan daha çok mu seviyor?”Subhanllah...
Ne diyor bu adam diyorum. Neden bahsediyor? Yoksa bütün bunlar kafa karıştırmak için mi?
Ya da karışan kafaları düzlüğe çıkarmak için bir vesile mi?
“Tamam! Biz yılın belli bir bölümüne Mevlana’yı sıkıştırıyoruz ama her gün, her an Hz. Peygamberin (s.a.v) sünnetiyle yaşıyoruz” diyemedim. Çünkü yapmıyordum. Bir başkaları yapıyor muydu acaba deyince,onu da bilmiyorum.
Ve o devam ediyor sormaya tatmin olmadığı cevaplar karşısında. “Mevlana’nın ney eşliğinde yaptığı sema gösterisinin bizim müzikle yaptığımız danslardan farkı ne?”
deyince, “Hayır! Siz müzik eşliğinde ancak bedeni isteklerinizi doyuruyorsunuz, biz ise ondan manevi bir tat alıyor, ALLAH’a daha çok yaklaştığımızı hissediyoruz” mu diyecektim.
Düşündüm!!! Fark ne olabilirdi?
Galiba farkı anlayabilmenin en güzel yolu model insanın hayatına bakmak olacaktı. Baktım. İstediklerimi göremedim.
Ne peygamberimiz ney çalmış, bir başkasına da çaldırmış;nede Ömer(r.a), Ali(r.a) onun önünde sema yapmamışlardı.
Peki bu karışıklık neydi?
Sünnette yeri olmayan şeylerin; Sünnet üzere yaşadığı iddia edilen bir kul tarafından manevi tat alma uğruna, ALLAH’a yaklaşmak adına yapılıyordu…
Sahabenin, yada sahabeden sonraki insanların manevi bir tat almaya, ALLAH’a yaklaşmaya hiç mi ihtiyaçları yoktu?
Niçin onların hayatında uygulamadıkları şeyleri biz sonradan yapmaya ihtiyac duymuştuk.
Yada böyle bir şey şart mıydı ALLAH’a ulaşmak için?
Ellerimizi açıp yada açmadan gönlümüzdekileri dilimizle söylememiz ve sadece isteyip “amin” dememiz yetmez miydi?
O dualara icabet edeceğini söyleyip dururken...Sahabe ve Peygamberin yaptığı buydu işte.
Onların çabası peygamberin getirdiği ayetleri duydukları andan itibaren hayatlarına aksettirmeleriydi. Yada hayatlarını peygamberin metoduna göre dizayn etmeleriydi.
Yani onlar; samimi bir müslüman olabilmek için çabalıyorlardı. Tıpkı bizler gibi. Ancak kendilerinden bir şey katmaksızın. Nerelerde yanlış yapıyorduk da bir gayri müslimin sorusu aklımızı allak bullak etmeye yetiyordu? Cevaplarımla yaşantılarımız çelişiyordu, çünkü bilmiyorduk, bilmeyince yaşayamıyorduk da…
Tanışıklığımız pek yoktu peygamberle, belki de hiç tanışmamıştık onunla bir sahabe toplantısında. Bir dizinde Hz. Fatıma, bir dizinde de biz olamamıştık besbelli…
Ne dediğinden habersizdik.
Biz Mevlana’yı ve onun gibi binlercesini ALLAH’ın kulları olarak kabul edemedik.
Onların da yanlış yapabileceğini asla kabullenemedik. Halbuki peygamberler bile yanlış yapmaya meyilliydi, şayet ALLAH onları düzeltmesiydi.
Artık zamanı gelmişti. Tabuları yıkmak gerekecekti, dinin ortaya çıkması için.
Ve dini kalıplara oturtmanın zamanı çoktan geçmişti.
Tabi ki herkesin, ALLAH katında bir derecesi olacaktı. Ancak her derece insanı, hata yapabilecek konumdaydı. Ne derecedeyiz bilinmezdi fakat bilinen her kul hata yapabilirdi...
Galiba biraz düşünmek, biraz da bilmek…Aslında biraz bilmek değil, ALLAH’ın bahşettiği ölçüde tam ve eksiksiz bilip yaşamak. Ama asla dini dört duvar ve uzunca bir minareye yada yılın bir bölümüne sıkıştırmak değil.
Bunlar sadece güzel olsun diye yaptığımız, bilmeden yaptığımız yanlışları belki düzelirse diye kaleme aldıklarım. Şayet bir yanlışımız olmuşsa her şeyi eksiksiz yapan Rabbim düzeltsin.
Fakat ısrar ediyorum. Bizim bir kul olduğumuz gibi, Mevlana da, bir başkası da O’nun kuluydu. Derece farkımızdan ve takva üstünlüğümüzden başka onunla hiçbir farkımız yoktu. Olamazdı da…Olursa o vakit veda haccına ters düşerdik her halde… Bizim hata yapacağımız gibi onlarda hata yapabilirlerdi. ALLAH affedicidir, affetsin bizleri.
Tüm bu zihin yorgunluğu içinde, bana indirilen kitabı başka bir zamana bırakmadan, hemen şimdi okumak için ilerledim.
O yabancıya teşekkür edemeden, şaşkınlığımla birlikte oradan uzaklaştım ve sadece dua edebildim. ALLAH’ın bir kulu, peygamberin ümmeti olarak. ALLAH o yabancıya hidayet, bizlere de yaşamak için yaşama hakkı versin diye…